Zaman,
hataları ve sevapları olduğu gibi, çok kere bir kum fırtınası hızıyla,
unutulmaması gereken değerlerin de üstünü örtüyor. Bu yüzden, bizim
için kıymetli olan bir kısım şahsiyetin portreleri, zamanın merhametsiz
elinde canlı renklerini kaybedip gittikçe soluyor ve sislere bürünüyor.
Kadirbilir bir dost çevresi de olmasa, bu şahsiyetler neredeyse
tamamıyla unutulup gidecek. Nihad Sâmi Banarlı, böyle bir çevrenin
ısrarı ve gayreti sâyesinde hâlâ hatırlanmak talihine erişmiştir. Kim
bilir, belki de bu, onun Yahya Kemal’in şahsına ve hâtırasına
gösterdiği vefanın bir mükâfatıdır.
Vefa denilen kavram, Nihad Sâmi’nin şahsiyet örgüsünde zirve
noktalardan biridir. Adı bile neredeyse unutulacak hâle gelmiş
vefakârlık, onun nazarında tabiî bir duygu, hattâ bir vazifedir. Öyle
olmasaydı, her cumartesi gününü, hayatını Park Otel’de sürdüren Yahya
Kemal’i ziyarete tahsis eder miydi? Bütün bir hafta ders verdikten,
yazı yazdıktan sonra, tatil gününü büyük şairle birlikte çalışmak için
ayırır mıydı? Daha çok bir mesaiyi andıran o sohbetlerden “Kendi Gök
Kubbemiz” ve kısmen de “Eski Şiirin Rüzgâriyle” kitapları çıkmıştır.
Yahya Kemal, bütün sanat hayatı boyunca kitap hâline getirilememiş
şiirlerinin yayımlanmasını –kendi görememiş bile olsa- Nihad Sâmi’nin
sabrına ve titizliğine borçludur.
Sonra, Yahya Kemal külliyatının cilt cilt eserleri raflarda
sıralanmaya başladı. Nihad Sâmi Bey de kendi kalemiyle onun hakkında
eserler meydana getirdi. Bununla da yetinmeyip Yahya Kemal Müzesi’ni
kurdu. Yahya Kemal Enstitüsü yine onun gayretiyle hayat buldu. Bu
enstitünün kitap hacmindeki dergileri de Nihad Sâmi Banarlı’nın
himmetidir.
Yahya Kemal, Nihad Sâmi Bey’in kalbinde öylesine muhkem bir yer
tutmuştur ki, üstadının ikinci ölüm yıldönümünde, onu şu satırlarla
anmıştır:
“Bir kat daha inandım ki yeryüzünde çok büyük bir dostluk, senin
yakınlığınmış. Zihin ve gönül dolduran sohbet, senin musâhabenmiş.
Senin millet dertleri, vatan sevgileri, millî ıstırap çareleri üzerinde
konuştuklarınmış. Bunu, senden öksüz kalmanın boşluğunu dolduranlar
bilir.”
Nihad Sâmi Banarlı’nın ikinci karakteristik vasfı, ciddiyetidir. Şahsî
hayatında olduğu gibi öğretim alanında, mesleğinde ve yaptığı her işte
bu ciddiyetin izlerini buluruz. Yahya Kemal’in arkasında kalan en küçük
bir kâğıt parçası bile onun açısından değer taşımaktadır. Bazen bu
parçaları birleştirmekte, bazen sadece birini kartona yapıştırıp
dosyalamaktadır. Eski gazete ve dergilerden topladığı makaleleri
üzerinde dikkatle durmakta; bir deyim, bir terim için sözlüklere,
atlaslara müracaat etmekte, çok kere kütüphanelerde araştırma
yaptırmaktadır. İlmî titizliği en üst seviyededir. Kendi yazılarındaki
dikkatli üslûp da onun ciddiyetine bir başka örnektir. Resimli Türk
Edebiyatı Tarihi’nde de aynı hassasiyeti görürüz.
Nihad Sâmi Bey, muztarip bir adamdı. Istırabı başlıca iki konudan
kaynaklanıyordu: Biri, çok sevdiği İstanbul’dan, diğeri yine çok
sevdiği Türkçe'den. İstanbul’un gitgide beton yığını hâline
dönüşmesinden âdeta dehşet duyuyordu. Ona göre, bu beton yığınları,
içindekileri yan yana, üst üste, duvar duvara, kapı kapıya vererek
yaşamaya mahkûm ediyordu. Böylece onların yalnız vücutlarını değil,
ruhlarını da en sıkıcı, en rahatsız edici bir beton kalıbına
hapsediyordu. Apartıman yerine yeşil, güneşli bahçeler yapmaya, bahçe
ortalarında her taraftan ışık, aydınlık, hava alan ufak, büyük evler
kurmaya neden muktedir olmayacaktık? Öyle olsa, çocuklarımız güneşte
ısınır, toprakta oynar, kelebek kovalar yavrular olarak ne güzel
yetişirlerdi. Dar ve havasız yerlerde, kuytu apartıman hücrelerinde
geçen bütün bir kış hayatı sağlığımızla beraber ruhumuzu da, ahlâkımızı
da karanlığa sürüklüyordu. Ruhî gerilikler, yaşanılan yerlerdeki bozuk
havaların, bu yerlere ait pervasız ve lâubali gelenek ve göreneklerin
çaresizliği olarak ortaya çıkacaktı. Buraları enerji yoksunluğuna, neme
lâzımcılığa, vazifelerimizde görülen isteksizliklere ve başkalarına ait
her şeye göz diken pervasızlıklara sebep olacaktı.
İstanbul’u vatanın ve tarihin özü bilerek, tam bir aşkla sevmenin;
anne gibi, sevgili gibi, vatan gibi sevmenin lüzumuna inanan Nihad
Sâmi’nin ıztırabı, şahsî olmaktan çok millî çizgiler taşımaktaydı.
Onun ikinci ıztırabı, Türkçemize yönelen tehditlerden ileri geliyordu.
Dilimizin yanlış kullanımını gördükçe ve bu tür hataların telâffuza
aksini işittikçe kahroluyordu. 700 seneden beri dilimize yerleşmiş uzun
seslerin verdiği âhengi yok etmenin ne anlamı olabilirdi? Hele yabancı
kökten geliyor diyerek, günlük hayatımıza kadar girmiş kelimeleri atmak
ve yerlerine kimsenin anlamadığı başka kelimeler koymak neyin nesiydi?
Devrik cümle yeniliği ise, Türkçenin kurallarını hiçe saymaktı. Bir
edebiyatçı ve bir Türk evlâdı olarak bu gidişten teessür duymamak
mümkün müydü? “Türkçenin Sırları” onun bu konulardaki ikazlarını,
endişelerini, hattâ korkularını dile getiren bir şaheserdir.
Nihad Sâmi Banarlı’nın bir diğer bariz vasfı da çok sağlam bir millî
şuura sahip olmasıdır. Bu şuura varmasında bilgi birikiminin de büyük
katkısı olduğu söylenebilir. Vatanı bilerek sevmek, tarihi bilerek
sevmek, millî değerleri bilerek sevmek, şüphesiz sadece Nihad Sâmi
Banarlı’ya mahsus değildi. Ama, onda bütün bu vasıflar kemale ermiş
gibiydi. Şiirimizde, mimarîmizde, destanlarımızda, edebî eserlerimizde
öz varlığımıza has sesler, görünüşler, söyleyişler arar ve bunları
bulduğu zaman ne kadar mes’ut olurdu. O, bir ayağıyla bu topraklara
sımsıkı basarken diğer ayağıyla tarihimizin, kültürümüzün,
medeniyetimizin izlerinde gezinirdi.
Nihad Sâmi’nin öteki vasıfları arasında tahammül ve sabır da vardır.
Öyle olmasaydı eğer, kütüphane dolusu kitaplar, makaleler, araştırmalar
meydana gelir miydi? Bu sabır belki çile dahi sayılabilir. Öyle olsa
bile mübarek bir çiledir.
Otuz üç yıl önce, Nihad Sâmi Banarlı’nın gözlerini kapadığı günlerde
çıkan yazımda, Yahya Kemal’e kavuşmasını şöyle belirtmiştim: “Tam Nihad
Sâmi’ye yaraşır bir ölüm. Şimdi ikisi de oradalar: Boğaz’ın kuytu bir
yamacında hasret gidererek, âdeta yan yana ve kol kola “aziz
İstanbul”u seyreder gibiler.”
Merhum Ahmet Kabaklı da Nihad Sâmi’yi güzel bir benzetmeyle anıyordu:
“Nihad Sâmi, kelimelerin serdarı idi. Kelimeleri şimdi onsuz, başıboş
bir sürüdür.”
Onu Âşiyan’da toprağa verirken, arkasında bıraktığı boşluğun nasıl doldurulacağını düşünüyordum
Aradan geçen uzun yıllar, ne yazık ki fazla ümit vermiyor.
29.07.2009 13:33:00
Altan Deliorman
(alıntı - sanatalemi.net)
--------------------
"BİR MİLLET BAĞIMSIZLIĞI DAHİL HERŞEYİNİ KAYBEDEBİLİR. FAKAT DİLİNİ SAKLADIKÇA, O MİLLET YAŞIYOR DEMEKTİR."